Tem 24

Sol’dan gelen kimi demokratlar, geleneksel sağcıların veya muhafazakárların ‘Ergenekon’ diye bilinen devlet içindeki çetenin soruşturulmasını bu kadar hararetle desteklemesine pek anlam veremiyorlar. Gerçekten de, bir zamanlar ‘komünizmle mücadele’ ettikleri için bu tür yasadışı teşekküllerden hoşnut olanların şimdi birdenbire ‘Ergenekon’un amansız hasmı haline gelmeleri açıklanmaya muhtaç bir durum.

Devamı…

Tem 22

Bugün, 22 Temmuz. Geçen yıl bugün, Türkiye’nin demokrasi mücadelesinde büyük bir gündü. Önemli bir gündü. Zira, 22 Temmuz’a, 27 Nisan’dan, “e-muhtıra” dan geçerek gelinmişti. Çünkü, 22 Temmuz’a Anayasa Mahkemesi’nin kendi güvenilirliğini sarsan o mahut “367″ kararı üzerine gelinmişti.

Türkiye’nin demokrasi mücadelesi yoluna döşenen “mayınlar” dan ötürü, normal seçim tarihi 3 Kasım (2007)öne alınmış, 22 Temmuz olarak mecburileşmişti.

22 Temmuz’da Türkiye halkı “inisiyatifi” ele almış ve verdiği sonuçlar itibarıyla 14 Ekim 1950 seçimleriyle karşılaştırılan bir manzara ortaya çıkmıştı.

TBMM, Türkiye nüfusunun eğilimlerini, uygun oranlarda yansıtan ve ender rastlanan ölçüde “temsili” kimliğe kavuşmuştu 22 Temmuz’da.

En önemlisi, Ak Parti, yüzde 47′lik bir oy oranıyla, bir önceki seçimlere kıyasla oylarını yüzde 50′ye yakın bir oranda artırarak, bir “geniş toplumsal ve demokratik ittifak platformu” olarak “yetki” yenilemişti.

22 Temmuz’un, demokrasi tarihimizin “zafer günleri”nden biri olarak tarihe geçtiği, geçen yıl o günün gecesinde çok kişinin zihinlerindeydi.

Tam bir yıl sonra, geçen yıl 22 Temmuz’da yüzde 47 oy almış, bu hafta sonu seçim olsa yine yakın bir oy oranı tutturacağına kuşku bulunmayan iktidar partisinin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılıp kapatılmayacağını tartışır durumdayız. 22 Temmuz’da TBMM’ye giren ve temsil edilen iki parti hakkında, “kapatma davası” açıldı. Bu iki partinin, Güneydoğu gibi ülkenin en sancılı bölgesindeki oy oranı, yüzde 90′ın üzerinde.

22 Temmuz’un yıldönümünde “Türkiye’deki kriz” dünya gündeminin önemli maddelerinden biri ve “bu krizin sorumlusu kim?” tartışmasının göbeğindeyiz.

Sahi, ne oldu? Nasıl oldu?

***

Hatırı sayılır ölçüde yandaş toplayan bir değerlendirmeye göre, Ak Parti, maalesef seçim sonrası ortamı fena halde kötü yönetti.

Ne yaptı?

“Cemaatçilik” ten çıkamadı. Yüzde 47′yi “geniş toplumsal ve demokratik platform” olarak değil, seçmenin yaklaşık yarısının, kendi “çekirdek kadrosu”na desteği olarak değerlendirdi. “Kadro politikası”nı bu yanlış zan üzerinde şekillendirdi.

En önemlisi, 22 Temmuz öncesinde ve hemen sonrasında, en heyecan verici vaadi olan “yeni ve sivil ve demokratik anayasa” faaliyetini hızla rafa kaldırdı.

“Yeni ve sivil ve demokratik anayasa” faaliyetini rafa kaldırırken, üniversitelerde türban yasağını öne alarak, MHP ile el ele anayasa değişikliğine gitmeye kalktı. Böylece, hem “eğilimleri” konusundaki şüpheleri besledi, hem de siyasi hata yaptı,

Ve, bütün bunların sonucunda maalesef- 14 Mart’ta hakkında “kapatma davası” açıldı.

Bu, kuşkusuz, doğru yönleri olan bir değerlendirme. Ama, eksik ve daha da önemlisi her türlü çarpıtmaya ardına kadar açık.

Bu değerlendirmenin herhangi bir unsuruna yüklenerek, sabahtan akşama kadar Ak Parti’ye yüklenmek ve içinde bulunduğumuz “kriz”in baş sorumlusu olarak onu lime lime etmek mümkün. Bunu yapan ve Temmuz 2008′de sanki “esas soru” o imiş gibi, mütemadiyen Ak Parti’nin demokratlığını, ne kadar demokrat olduğunu, kendine demokrat olduğunu sorgulayanlardan geçilmiyor.

İşi o raddeye vardırdılar ki, “hırsızın hiç mi kabahati yok?” meselini hatırlatıyorlar.

Ak Parti’yi, evin kapısını kilitlemediği, perdeleri örtmediği, giysilerini gelişi güzel ve pasaklı biçimde evin ortasında bıraktığı, cüzdanını kasaya koymadığı, kasanın kapısını açık bıraktığı vs. vs. için eleştirebilirsiniz.

Eleştirdik de. Şimdilerde “aynı evin çeşitli pencerelerinde” Ak Parti eleştirisi üzerinden de birbirleriyle cilveleşen “ilkeli kumrular”dan biri, her vakit yaptığı gibi Türkiye’de hava bulutlandığında arazi olup, kendisini yurtdışına attığı sıralarda.

Böylelerinin birden zuhur edip, Ak Parti’nin demokratlığını sorgulamasına, hiçbir orijinal düşünce ortaya koymadan, demokrasi ahkamı keserek, kendilerinin yeni söyler olduklarını çok önceleri dile getirenlere sataşmalarına bayılıyorum.

Ak Parti eleştirisi bir “siyasi eylem”dir. Zamanlamayı tutturamaz, ölçüyü kaçırırsanız, hedefi şaşırtırsanız, dönüp size sorarlar: “hırsızın hiç mi kabahati yok?”

Hırsızı bir yana bırakıp, hababam Ak Parti’nin hatalarından Temmuz 2008 itibarıyla dem vuranların, Ak Parti’nin “demokrasi açıklığı”nı eleştirenlerin inandırıcılığı olabilir mi?

Arkasına bütün bir “askeri darbeler ve müdahaleler tarihi”ni almış, 27 Nisan e-muhtırası ve “367″ye yaslanmış bir “yargı darbesi” süreciyle yüz yüze olacağız; ortada yakın tarihimizin yaygın anti-demokratik suç şebekesi Ergenekon diye bir büyük adli olay olacak ve Ak Parti’nin demokrasi eksikliğini tartışacağız ve bunu tartışmamız istenecek öyle mi? “Hırsız” dan söz etmeden?

Üstelik, bu “hırsız” Ergenekon soruşturmasının gözler önüne serdiği gibi “silahlı” bir “hırsız” ; yani “evi soyarken, silah kullanıp adam öldürmekten sakınmayacak” türden bir “katil-hırsız.”

22 Temmuz’un birinci yıldönümünde, “kriz”in sorumluluğu, ne kadar zayıf temelleri dayansa, tavanı aksa, hayli elden geçirmeye ihtiyacı bulunsa da, “demokrasi evi”ne “soygun maksadıyla” ve kimisinin “elinde silah” girmeye kalkan “hırsızlar”a ait.

İşin “Ergenekon” faslı, tam burada gündeme geliyor.

***
Ergenekon’un ortaya çıkartılması eşittir Türkiye’nin demokrasiye kavuşması diye, elbette, bir denklem yok.

Ancak, böyle bir denklem ve bunu savunanlar varmış gibi, Ergenekon konusundaki duyarlılığı hafife ve alaya alanların da “demokrasi mücadelesi” ile hiçbir ilişkileri yok ve olamaz.

Ergenekon eşittir Türkiye’nin demokrasiye kavuşması diye bir denklem, elbette, söz konusu değil ama artık Ergenekon’la varılan noktada ilerlenmeden, Türkiye’nin demokrasiye doğru yol alabilmesi de mümkün değil.

22 Temmuz’un birinci yıldönümünde, Ak Parti hükümeti, tüm hataları ve eksiklikleri bir yana, Ergenekon’u hasıraltı etmeyerek, çok yararlı ve olumlu bir iş yapmıştır…

Bugün, 22 Temmuz. Geçen yıl bugün, Türkiye’nin demokrasi mücadelesinde büyük bir gündü. Önemli bir gündü. Zira, 22 Temmuz’a, 27 Nisan’dan, “e-muhtıra”…

( KB)

Tem 20

Jeopolitikle ilgilenen bazı ulusalcılara göre İslamcılar (bu kelimeyle AKP’yi ve onu destekleyen muhafazakar/dindar Anadolu girişimcileri kastediliyor) Türkiye’yi bir Ortadoğu ülkesine dönüştürmek istiyor.
Bu ulusalcılara göre, İslamcıların gözü ‘ Güney’de; yani İslam ülkelerinde.
ABD ile işbirliği yaparak Türkiye’yi, Batı’dan soyutlanmış bir Ortadoğu ülkesi yapacaklar.

Bu yoruma katılmıyorum.
AKP hareketinin ivmesini Anadolu kökenli muhafazakar girişimciler veriyor.
Her sermaye kesimi gibi onlar da büyümek istiyor. Tabii büyürken siyasi ve kültürel alanlarda daha fazlasını talep ediyorlar.
Bu büyüme ve artan talepler, Ankara bürokrasisi ile İstanbul sermayesi arasındaki tarihsel bağı sorgulamaya başlıyor: Ankara’ya “Sadece İstanbul’u değil, bizi de kolla” diyorlar.
‘ Kaplan’ filan diyoruz ama aslında Anadolu sermayesi İstanbul karşısında hala küçük kalıyor.
Aradaki açığı dinamizmleri ( dış pazar bulma çabası ), yatay örgütlenmeleri ( tarikatlar, cemaatler) ve siyasi temsilcileri (DP’den AKP’ye) ile kapatmaya çalışıyorlar.

Ulusalcılar bu yaşananlara ” karşı devrim ” diyor ve demokrasiyi suçluyor.
Ve tam da böyle dedikleri için, ” İslamcılar, Türkiye’yi, bir Ortadoğu ülkesi yapacak ” şeklindeki saptamalarını kendi elleriyle yanlışlamış oluyorlar!
Ne olduğu belirsiz, zaten bir kısmı devlet tarafından kontrol edilen marjinal gruplar hariç; Türkiye’yi İran’a ya da Suudi Arabistan’a filan benzetmek isteyen bir muhafazakar/dindar kesim yok.
Elbette ” has demokrat ” olduklarından değil, seslerini duyurmak, devletin kaynakları yeniden dağıtma sürecinden daha fazla yararlanmak için demokrasiyi savunuyorlar.


Gözleri öncelikle Avrupa Birliği’nde: Gümrük Birliği sayesinde büyüdüler ve kendi siyasi temsilcilerini alaşağı eden darbelere karşı AB’yi sigorta olarak görüyorlar.
Girişimcilik alabildiğine desteklendiği, dinsel değerlere ise hiç karışılmadığı için ABD’yi de bir model olarak görüyorlar.
Buradan hareketle şu da söylenebilir: Coğrafi konum gereği AB’ye girmemizi istiyorlar ama asıl hayalleri Türkiye’nin ‘ Küçük Amerika’ lmasıdır.
Evet, Türk muhafazakarları ağırlıklı olarak Sünni Müslüman’dır ama aynı zamanda da milliyetçidir. Kendilerini Araplardan üstün görürler. Şii İran’dan pek haz etmezler.
Çoğunluğu ağzına içki koymaz. Eşlerinin başı örtülüdür. Küçükken Kuran
kursuna gittikleri için az buçuk Arapça bilirler. Hz. Muhammed ve halifelerin hayatlarından dersler çıkarırlar.
Yani gündelik hayatın kimi sorunlarını (aile, arkadaşlık, vs.) çözmede dini referans olarak kullanırlar.
Ama bu özellikleri bir ‘ kimlik’ ve ‘ dayanışma’ oluşturmaktan öteye gitmez. Yani bir jeopolitik tercih oluşturmaz.
Olsa olsa, kökü Osmanlı’ya uzanan bir “hakimiyet özlemi” ile Ortadoğu’yu Türkiye’nin ” arka bahçesi ” olarak görmek isterler.

‘Güney’ onlar için bir kimlik merkezi değil, duruma göre, mal satılacak bir ‘pazar’ ya da sermaye bulunacak bir ‘ banka’dan ibarettir.
İşte tam da böyle oldukları için son dönemde liberal kesim onlarla ittifak kurdu.
Yoksa ulusalcı jeopolitikçilerin tabiriyle ‘ modernist’ ve ‘ Atlantikçi’ liberallerin, ‘Ortadoğucu’ İslamcılarla hiç işi olmaz.
Değil mi efendim?

Tem 19

RAKAMLARI Milli Kütüphane’den aldım: 1923’ten 1980 yılına kadar geçen 57 yıl içinde adında “Liberalizm” kelimesi bulunan sadece 85 kitap yayımlanmış! Benim tespitlerime göre Tek Parti devrinde liberalizm konusunda bir kitap çıkmıştı, o da 1949’da yayımlanan “Liberalizm Nedir” adlı popüler düzeyde bir kitaptı.
Fikir tarihinde Prens Sabahattin Bey gibi büyük bir isme sahip olan Türkiye’nin liberal felsefe konusunda ne kadar habersiz kaldığını gösteriyor bu rakam!
Ama 1980’den sonra bir “liberalizm” patlaması gerçekleşmiş: 1980 yılından bugüne kadar geçen 27 yılda, adında “Liberalizm” kelimesi bulunan, yayımlanmış kitap sayısı tam 507’dir!
Bu patlama çok şeyi gösteriyor: ‘Özal devrimi’nin etkisini gösteriyor, 1980’den sonra dünyaya açıldığımızı, dünya ekonomisi gibi dünya fikir ve felsefe mirasıyla da temasa geçtiğimizi gösteriyor. Bir şey daha gösteriyor: çok yeni olduğu için liberalizmin ‘felsefi’ düzeyde algılanmasındaki zorluk ve bilgi yetersizliği…
Özellikle liberalizmi eleştirenlerde cehalet düzeyinde bilgisizlik göze çarpıyor.
“Liboş” lafı bu cehaletin bir belgesidir. Halbuki iyi incelenmiş bir liberalizm, felsefi düzeyi yüksek ve ciddi eleştirilere tabi tutulabilir. Bu düzeyde ciddi eleştirileri hak eden yönleri de vardır üstelik.

Modern toplum?
Modern toplumların olmazsa olmaz bazı özellikleri var: Modern toplumlar ulus-devlet olarak yönetiliyor; çok-uluslu imparatorluk yapısına sahip tek modern devlet yok…
Modern devletler demokratiktir; teokrasi, faşizm, komünizm, militarizm ve her türlü Tek Parti rejimleri çağdışı kalmıştır. Modern devlet, hukuk devletidir; fermanla da, emirle de yönetilemez.
Modern devlet gibi modern toplum da demokratiktir. Mülkiyet hakkı, fikir, inanç ve teşebbüs hürriyetleri adeta kutsallık derecesinde saygı görür. Toplum çoğulcudur; tek fikirli toplum projeleri çağdışıdır.
Modern toplum eğitimlidir, meslekleri adeta sonsuzca çeşitlenmiştir. Dışa açıktır, dünya ile sadece ekonomik değil, aynı zamanda akademik ve entelektüel ilişkileri de gelişmiştir.
Bütün bunlar sayesinde modern toplumlar dinamiktir…
Liste uzatılabilir ama bunlarsız modern toplum olmaz.

Sağ ve sol
Modern toplumun bu olmazsa olmaz niteliklerinden mülkiyet hakkı, teşebbüs, inanç ve fikir hürriyetleri, sınırlı devlet, siyasi çoğulculuk, bireyin önceliği gibi çağımızda modern toplumların temelinde yer alan birçok felsefi prensip liberal felsefenin damgasını taşır.
Sosyalist ve muhafazakâr akımlar ise, kendi işlevleriyle modern toplumun başka yönlerini inşa ettikleri gibi liberalizmi dengeleyerek de toplumsal gelişmeye katkıda bulunmuşlardır.
Fransız geleneğinde sol reformcu olmaktan çok devrimciydi, muhafazakârlık tutucuydu, liberalizm ise hayli cılız kalmıştı. Raymond Aron, bu yüzden, Fransa’da ideolojilerin çok katı olduğunu, siyasi çatışmaların çok sert geçtiğini hatırlatır. Ülke yüz elli yıl istikrarsızlıklar içinde çalkalanmış, ‘iş’ yapmaya yönelik pragmatizm ve hakemlik yapacak tarafsız yargı kültürü de yeterince gelişmemişti. Bu konuda Aron’un Demokrasi ve Totalitarizm adlı kitabı, yüzlerce kaynaktan biridir.
Türkiye’de liberalizmin felsefi gecikmişliği ile sosyal demokrasinin fiilen yokluğu, çok ciddi iki siyasi problemimizdir. Kavgalarımızın sertliğinden görülüyor zaten!